Şüphe yok ki şiir ortaya çıktığından beri en çarpıcı duygularını aşk ile yansıtmıştır. Bu sebeptendir ki tarih boyunca pek çok şair şiirlerinde aşk kavramına yer vermiş ve aşk üzerine epey söz söylemiştir. Bu yazımızda bizler de şiir ve aşk kavramlarının birbirlerini nasıl beslediğine ve bir fenomen olarak aşkın en güzel bir biçimde tezahür ettiği bazı şiirlere değineceğiz.
Aşk Nedir?
Aşk, gündelik hayatımızda tikel olarak bir insanın başka bir insana duyduğu şiddetli sevgiyi anlatmak için kullanılır. Bunun yanında bu durumdan daha üstte ve tümele dönük bir aşk daha vardır ki, bu aşka gözünü diken şairler şiirlerinde bize bambaşka alemleri tanıtmış ve daha önce yaşamadığımız duyguları tattırmıştır. Gündelik olan aşktan bahseden çok sayıda şair de olmuştur tarih boyunca. Örneğin Cemal Süreya, çoğu şiirinde bir kadına duyduğu aşktan söz etmiş ve şiirlerinin çoğunu bu şiddetli sevgi yığınıyla özdeşleştirmiştir. Bunun yanında Sezai Karakoç, “Ey Sevgili, En Sevgili” diyerek aşk anlayışını adeta bir Allah Aşkı’na çevirmiş ve konuyu daha tümel olarak ele almıştır. Elbette bu iki şairimizin aşk anlayışları yalnızca birer örnektir bu konuya ancak temelde şairlerin ve insanların aşkı ele alışı bu iki farklı bağlamda ele alınabilir. Elbette Sezai Karakoç’un şiirinde aşk kavramı daha soyuttur, dolayısıyla üslubu da daha kapalı olacaktır kaçınılmaz olarak.
Tasnifimizin ilk kısmında kalan gündelik aşk veya insanın insana duyduğu aşk, bahsettiğimiz üzere Cemal Süreya gibi şairler tarafından ele alınmıştır ve tarih boyu da pek rağbet görmüştür. Bunun sebebi, aşkın gündelik kısımlarının veya hazza dönük kısımlarının geniş kitlelerce tutulmaya ve rağbet görmeye daha elverişli olmasıdır. Aşk kavramından pay alan bu geçici şiddetli sevgi, kendisine bir aşk maskesi takar ve insanların çoğunu da peşinde sürükler. Oysaki aşk denen kavram gerçekte bu kadar basit değildir. Bunun yanında daha somut ve maddi olgulara yönelen gündelik aşk kavramının daha çok 20. Yüzyıldan itibaren şiir kültürümüzde baskın rol edindiğini söylememiz gerekir. Elbette tarih boyunca gündelik aşk kavramı şiirlerde işlenmekteydi, ancak 20. Yüzyıl Türk Şiirinde bu durum çıtayı arşa çıkardı. Elbette bu duruma toplumsal bazı dönüşümler de sebebiyet vermiş bulundu.

İlahi manada aşk kavramı, şiir kültürümüze tasavvufla girmiş ve zaman içerisinde bu bağlamda pek çok eser verilmiştir. Özellikle Türk Şiirinde Allah aşkı, aruz ölçüsü ve beyitlere sığmamış ve zaman içinde hece ölçüsü, serbest ölçü gibi nazım çeşitlerine de taşmıştır. İlahi bağlamda aşk kavramı, bahsettiğimiz gibi tasavvuf ile şiirimize girmiştir ve bu alanda en çok bilinen eserler Yunus Emre ve Mevlana gibi ünlü tasavvufçular tarafından verilmiştir. Bunun yanında İlahi Aşk kavramı günümüze değin etkisini kaybetmemiş, Sezai Karakoc ve İsmet Özel gibi şairler tarafından yaşatılmıştır. Gündelik dilde kullandığımız aşk kavramının yanı sıra İlahi Aşk, yalnızca belirli bir kesime hitap ettiğinden -yani gündelik aşk kavramı gibi herkesçe ilgi görmediğinden- bu alanda verilen eserler bahsettiğimiz diğer aşka kıyasla daha sınırlıdır. Bu da görece anlaşılabilir bir konudur zira kadın-erkek arasında geçen aşk kavramı gündelik hayatta ilahi aşka göre daha fazla yer etmiş vaziyettedir ve kitlelerce tutulma ihtimali daha yüksektir.
Bahsettiğimiz üzere bu yazıda aşkı ikiye ayırdık: Gündelik Aşk ve İlahi Aşk. Ancak bu tasnifi kafamıza göre de yapmadık. Anlaşılacağı üzere aşk denen duygu, hayat tecrübesine sahip kimselerce de kabul edileceği üzere, bir kadına/erkeğe yalnızca bir defaya mahsus duyulabilir. Aşkın gündelik hayatta ikinci defa bir kişiye duyulamıyor oluşu, onun özünü aldığı başka bir kaynak olduğuna delalettir. Öyle ki kişi ilkin aşk duygusuyla bir kişiye yöneliyor, ardından aradığının -sonuç ne olursa olsun- onda olmadığını fark ediyor. Aşk denen duygunun ikinci defa yaşanamamasının başlıca sebebi de budur. Kişi, taklidi bir aşk yaşayıp hissettiği o öze ait aşk duygusunu alevlendirmekte, ancak zaman içerisinde aradığının bu olmadığını fark etmektedir. Dolayısıyla söyleyebiliriz ki insandan insana geçen bu aşk, kişinin aradığı şey olmadığı gibi tam anlamıyla gerçek aşkın deneyimi de değildir. Sonuç olarak insan, başka bir insana duyduğu sözde aşk duygusunu o kadar da kafasında büyütmemelidir.
Gündelik Aşk dediğimiz kavramı irdeleyecek olursak, onun şiddetli bir sevgiden ibaret olduğunu hemen kavrarız. Sevginin özünde şiddet bulunamayacağından ötürü, çünkü sevgi kendiliğinden yapıcı bir şey olmasına karşın şiddet yıkıcıdır, buradaki şiddet güdüsünün Gündelik Aşka ait bir parçadan geldiğini kabul ediyoruz. Bahsettiğimiz bu taklidi aşkın işlevine gelinceyse onun bir ilişkiye adım atmada yer yer avantaj sağlayabileceğini söyleyebilirsek de uzun vadeli bir şey vadetmediği açıktır. Çünkü tekrardan, bu aşk yalnızca şiddetli bir sevgiden ibaret olduğu için içinde bulundurduğu şiddet ögesi onu sürdürülemez kılmaktadır. Şiddet yıkıcı olduğu için girdiği yeri yıkacak, kişide belki ilişkisinde yer yer olmadık tepkilere yer açacak ve her şeyi berbat edecektir. Dolayısıyla gündelik aşk dediğimiz bu kavramın ne bir yuva kurmada, ne de kişiye aktif olarak bir fayda vermede yeterli olmadığını söyleyebiliriz. Bunu hem tecrübe hem de akıl yoluyla doğrulamak epey kolay bir iştir.
Haddimiz olmayarak ilahi aşkı da birazcık irdeleyecek olursak, onun özünde bir özlem olduğunu söyleyebiliriz. Okurlarımız unutmasınlar ki, bu paragrafla sınırlı kalmak üzere aşk hakkında anlatılanlar yalnızca yorumdan ibarettir ve tartışmaya açıktır. İlahi aşk denen kavramın bahsettiğimiz gibi, insanın özünün geldiği yere duyduğu bir özlem veya hasreti olarak ifade edebiliriz. Kabul ediyoruz ki insan bir öze sahiptir ve bu öz yoktan var değildir. Dolayısıyla onun da geldiği bir yer olduğu için aşk dediğimiz duygunun, bu gurbet yarası ve hasretten ibaret olduğunu söyleyebiliriz. Gurbette olduğunu hisseden öz, memleketine hasret duymakta ve bunu da aşk denen özlem, bir bakıma hayranlık duygusuyla dışa vurmaktadır. Pek çok şairin eserlerine de bu aşk ve hayret hali damga vurmuştur. Özetle söyleyebiliriz ki insan var oldukça aşk da var olacaktır.
Şiirle İlişkisi
Aşk ve şiir, ortaya çıkışlarından beri birlikte ilerleyen iki yoldaştır. Aşk, şiire hem içerik hem de biçim kazandırır. Şiirin ahengi, aşkın şiddetli duygularını dışa vurmak için yüzyıllardır kullanılagelmiştir ve bu alanda son derece başarılı da olmuştur. İşte bu sebeple aşk ve şiiri günümüzde de birbirinden ayırmak zordur. Özellikle gündelik bağlamında aşk, yani insanların birbirine beslediği duygular, başlı başına şiirlerin konusudur. Bugüne kadar aşk ve şiirin iç içe gelişmiş olması da bunun kendi başına ispatıdır. Bunun yanında ne aşk yalnızca şiirden, ne de şiir yalnızca aşktan ibarettir. Aşk ve şiirin birbirine karıştığı bu atmosferde Türk Şiirinde de yüzlerce aşk şiiri yazılmış ve hala da yazılmaktadır. Şimdi, günümüzden ve geçmişten örneklerle Türk Edebiyatından aşk şiirlerini inceleyelim.
Attila İlhan’dan Aşk Şiirleri
Edebiyatımızda aşk şiirinin en güzel örneklerinden biri, Attila İlhan’dan “Ben Sana Mecburum” şiiridir. Bu şiirinde Attila İlhan, aşk duyduğu kişiye olan bağlılığını dile getirmekte ve bunu da mecburiyetle anlatmaktadır. Şiir boyunca hakim olan ayrı düşmüşlük, bir olmama hali teması, bu aşkı daha da körüklemekte ve şairin hayat boyu her eylemine yansımaktadır. En basitinden bir sokakta yürümek bile bu aşk yüzünden şaire zindan olmuştur desek yeridir. Zira Attila İlhan’ın şiirlerinde aşk, çoğu zaman böyle bir kavramdır. Onun şiirlerini okuyan birisi ilk olarak aşkın insanda aniden parlatıp söndürdüğü duyguları hisseder, ardından tekrar o hissiyatı yakalamak için okumak için karşıkonulamaz bir istenç duyar. Bu şiirinde de Attila İlhan, aşkını bahsettiğimiz gibi bir mecburiyet kavramının altına düşürerek dile getirmiştir.

Attila İlhan’ın aşk temalı bir diğer yapıtı olan Üçüncü Şahsın Şiiri, ismiyle müsemma olacak ki kendini ele vermektedir. Bu iki kişilik aşkta bir üçüncü olarak yaşadığını ifade eden İlhan, aşk duyduğu kişinin belki de başka birisiyle birlikte olmasına katlanamamış ve bu yıkıcı duyguları Üçüncü Şahıs olarak yazdığı bu şiirinde dile getirmiştir. Şiirde hakim olan kavuşamama, bunun yanında da çekinme, zaman zaman aşk denen illetin girebildiği türlü şekilleri ifade etmekte son derece yeterli olmuştur. Hiçbirimiz de hayatımızda görüp deneyimlediğimiz aşkın bu tuhaf hallerine yabancı değilizdir. İşte Attila İlhan da aşkın bu hallerini şiirlerinde inceleyerek bizlerin alışkın olmadığı ancak tanıdık olan yüzlerini bizlere hatırlatmaktadır. Attila İlhan’ın aşk şiirlerinin bu kadar tutulmasının bir sebebi de bu olsa gerektir.
İlahi Aşk ve Lavinia
Attila İlhan’ın bu şiirlerinin yanında Sezai Karakoç’tan “Ey Sevgili” şiirini irdelemezsek haksızlık etmiş oluruz. Aşkın ilahi hallerine hitap eden bu şiirde şair, ömrünün sonbaharında hayatına kuşbakışı bakmaktadır. Öyle ki Karakoç’a göre yaşadığı tüm aşklar Allah aşkının bir tezahürüdür. Daha çok münacat temasında ilerleyen bu şiire aslında aşk şiiri demek pek kolay değildir. Çünkü bahsettiğimiz gibi bizler, bir aşk şiirinden bahsederken genellikle iki insan arasında geçen bir duygu durum halini aklımıza getirmekteyiz. Ancak mevzubahis şiirde aşk, ilahi manada kullanılmakta ve muhatabı olarak Tanrı gösterilmektedir. Alışılagelmişin dışında bir aşk anlayışından bahseden Sezai Karakoç, ‘Ey Sevgili’ diyerek rabbine seslenip el açmaktadır. Sevgili’nin gönlünden sürgün oluşunu, “bütün sürgünlerinin bir süreği” olan sürgün olarak anlatır. Buradan anlaşılana göre bu hasret, sürgün hali de yalnız Sevgili’nin gönlüne dönüşle sona erecektir. Aşktan bahsettiğimiz bu anda, Eski Yunan Dünyasının bilge şahsiyetlerinden birinin sözünü de hatırlamakta fayda vardır: “Her şey geri döner.”

Günümüzün meşhur aşk şiirlerinden bir diğeri olan Lavinia ile devam edelim. Özdemir Asaf’ın Lavinia lakabıyla andığı kişiye duyduğu aşkı en iyi anlatan şiirlerinden birisi budur. Tabii ki de adına yazıldığı kişinin gerçek adı Lavinia değildir. Bununla birlikte Özdemir Asaf’ın Lavinia’ya duyduğu aşk, zannediyoruz ki gerçektir. Bu şiirde aşkını Lavinia’ya “Gitme” diyerek anlatan Özdemir Asaf, günümüzde pek çoklarının duygularına tercüman olmuştur. Elbette bu şiir, Sezai Karakoç ve Attila İlhan’ın şiirlerine kıyasla daha sığ kalmaktadır. Ancak içindeki duygu yoğunluğu ve günümüzdeki popülerliği nedeniyle listemize almak istedik. Özetleyecek olursak; Türk Şiirinde Attila İlhan, Cemal Süreya, Özdemir asaf gibi isimler bir aşk anlayışını benimserken Sezai Karakoç ve İsmet Özel gibi isimler bir başka aşk anlayışını benimsemiş ve ondan beslenmişlerdir. Günümüzdeyse en meşhur şiirler ilk grubun şairlerinin kaleminden çıkmıştır.
1 Comment
1 Pingback